Luksor'da, antik Karnak tapınak kompleksinin arazisinde, ortak Çin-Mısır arkeoloji heyeti, Mısır kutsal alanlarının planlanmasına dair yerleşik görüşleri yeniden gözden geçirmeye zorlayan bir keşif yaptı. 2018 yılından bu yana heyet, savaş ve güneş tanrısı Mentu'nun tapınağının bulunduğu bölgeyi temizliyor ve bilinen altı Osiris kutsal alanından beşinin incelenmesini tamamladı. Buluntular arasında tanrı Hapi'yi tasvir eden kabartmalar, kurban sunularını listeleyen yazıtlar ve rahibelerin ayinleri yerine getirdiği sahnelerin parçaları var. Ancak en beklenmedik bulgu, metinlerde daha önce varlığına dair tek bir söz bile bulunmayan güneydeki "kutsal su havuzu" oldu.
Şimdiye kadar Mısırbilimciler, her tapınak kompleksinin yalnızca tek bir ritüel gölüne — kuzeydekine — sahip olduğunu düşünüyorlardı. Çinli ve Mısırlı uzmanlar omuz omuza çalışarak alanın güney kesimini sistematik biçimde araştırdılar ve yaklaşık 50 metrekare alana ve beş metre derinliğe sahip taş bir havuz buldular. Duvarları bloklardan örülmüş, suya iniş basamakları ve hatta armağanlar sunan antik bir memurun adını taşıyan bir stel bile korunmuş durumda. Mısırlı meslektaşlar önceleri kuşku duydular: iki yüz yıllık kazı geleneği böyle bir düzeni öngörmüyordu. Artık ise Mentu tapınağı, kutsal su havuzlarının simetrik kuzey-güney yerleşimine sahip ender bir örnek olarak karşımıza çıkıyor.
Keşif, doğrudan doğruya Eski Mısır ritüel pratiğinin anlaşılmasını ilgilendiriyor. Kutsal alanlardaki su, ilksel okyanus Nun'u simgeliyordu ve rahipler kozmik düzeni sürdürmek için her gün yıkanıp adak şarapları sunarlardı. İki gölün varlığı işlevlerin ayrılması anlamına gelebilirdi: biri sabah, diğeri akşam törenleri için; ya da bu, savaşçı tanrı ve güneş diski olarak Mentu'nun kendi ikili doğasını yansıtıyordu. Yeni su havuzunun yanında "Amon'un bahçesi"nin kalıntıları bulundu; bu da tapınaklardaki kutsal koruluklara dair yazılı kaynakları doğruluyor.
Proje, modern devletlerin arkeolojiyi kültürel bağları güçlendirmek için nasıl kullandığının çarpıcı bir örneği hâline geldi. Çin tarafı ekipman ve yöntemler sağladı, Mısır tarafı ise anıta erişim ve yerel stratigrafiye dair derin bilgi sundu. Her iki ekibin yöneticileri de şunu vurguluyor: ortak çalışma yalnızca yeni eserler ortaya çıkarmakla kalmıyor, aynı zamanda uygarlıklar arası diyalog mesajı da veriyor. Mısırbilimi açısından bu, rahibelerin belirgin bir siyasi rol oynadığı geç döneme — XXV–XXVI. hanedanlara — dair taze veri akışı anlamına geliyor.
Kumun altından çıkarılan her yeni blok, iyi incelenmiş anıtların bile gizli katmanlar barındırdığını hatırlatıyor. Mentu tapınağının çift gölü, yalnızca coğrafi bir ayrıntı değil, antik Mısırlıların dinî coğrafyasının ne kadar esnek ve çok katmanlı olduğunun kanıtıdır. Bu tür buluntular, tarihçileri yalnızca ritüeller hakkında değil, geçmiş toplumların yeryüzü ile tanrısal olan arasındaki bağı sürdürmek için mekânı nasıl düzenlediği konusunda da sorular sormaya itiyor.
Modern okur için bu olay çarpıcı bir ders niteliği taşıyor: en sağlam bilgi, alışılmış şemaların yerini ortak çabalarla kazılıp çıkarılan olgulara bıraktığı yerde, kültürlerin ve disiplinlerin kesişiminde doğar.

