Bir sinirbilimci, kırmızı bir uyaran sunulduğunda renk bilgisini işleyen korteksin V4 bölgesindeki aktivasyonu gözlemlediğinde, kırmızının öznel deneyimi bilimsel ölçümden uzak kalır. Bu nesnel nöral korelasyon ile öznel qualia - yani kırmızılık hissi - arasındaki bu boşluk, filozof David Chalmers'ın bilincin zor problemi olarak adlandırdığı şeyin özünü oluşturur.
Chalmers tarafından 1995 yılında formüle edilen zor problem, sinirbilimden farklı bir soru sorar: Fiziksel beyin süreçleri neden öznel deneyimi üretir? Sinirbilim, nöronların nasıl aktive olduğunu, bilginin nasıl işlendiğini başarıyla açıklar, ancak bu korelasyonların neden belirli bir deneyim kalitesiyle, başka bir kaliteyle veya tamamen yokluğuyla eşlik ettiğini açıklamaz - ve standart indirgeme yöntemleriyle açıklayamaz.
Bu felsefi boşlukta, eski Hint felsefesi Advaita Vedanta ile beklenmedik bir paralellik ortaya çıkar. 8. yüzyıl Adi Shankara öğretilerine dayanan bu düşünce okulu, radikal olarak farklı bir ontoloji sunar: bilinci üreten madde değil, tek bir bilinç (Brahman) tüm gerçekliğin temelini oluşturur. Bu anlayışa göre renk, ne dışsal bir nesnenin özelliği ne de sadece nöronal işlemenin bir sonucu, özne ve nesne arasındaki ayrımın yanılsama olduğu bu tek bilinçlenmenin bir tezahürüdür.
Bu iki yaklaşımın karşılaştırılması, modern bilimin indirgemeci metodolojisi ile alternatif ikili olmayan (non-dual) perspektif arasındaki derin bir gerilimi ortaya çıkarır. İndirgemecilik, maddenin temel olduğunu varsayar ve bilincin açıklamasını fiziksel süreçler açısından arar. Advaita ise hiyerarşiyi tersine çevirir: bilinç birincildir, madde ondan türemiştir veya mutlak açıdan yanıltıcıdır.
Ancak, illüzyonizm olarak bilinen felsefi bir yönden ciddi bir itiraz vardır. Daniel Dennett ve Keith Frankish gibi bu yaklaşımın savunucuları, qualia'nın gerçek özellikler olmadığını, introspeksiyonun bir hatası, bilinci düşünme şeklimizin bir artefaktı olduğunu savunurlar. Eğer haklılarsa, ikili olmayan yorum, dayanak noktalarından birini kaybeder: kırmızılık deneyimi, açıklanması gereken alternatif bir açıklamayı gerektiren gerçek bir niteliksel özellik değildir. İkili olmayan yaklaşıma karşı çıkmak, renk deneyiminin, açıklanamayan bir öznellikten hiçbir kalıntı bırakmadan tamamen işlevsel veya bilgilendirici süreçlere indirgenebileceğini göstermeyi gerektirir.
Bir ressamın paletinde boyaları karıştırdığını hayal edin. Her fırça darbesi ona sadece belirli bir dalga boyu gibi değil, aynı zamanda bilincin rengi canlandırdığı, ona nitelik kazandırdığı, anlamla doldurduğu bir an gibi gelir. Sinirbilimde bu, V4 ve korteksin ilgili bölgelerindeki belirli nöronal modüllerin aktivasyonuna karşılık gelir. Advaita Vedanta ontolojisinde bu, Brahman'ın bireysel bilinç prizmasından bir tezahürüdür. Bu analoji, nöronal süreçlerin mekaniksel açıklamasının renk deneyimi fenomenini neden tüketmediğini gösterir: sadece araçları, ancak ürettikleri müziği değil, açıklarlar.
Öznel deneyimlerin (qualia) felsefi incelemesi, doğu felsefesinin küçük görüşlerinin dahil edilmesiyle genişletildiğinde, bilim ve ruhani gelenekler arasında daha derin bir diyalog olasılığını düşündürür. Bilimsel yöntemden vazgeçerek değil, uygulanabilirliğinin sınırlarını yeniden gözden geçirerek. Maddeyi gerçekliğin tek temeli olarak varsaymaktan vazgeçilirse, sinirbilim ve ikili olmayan (non-dual) felsefe birbirini tamamlayabilir.
Bu durum, sadece bilinç üzerine felsefi teorileri değil, aynı zamanda metodolojinin kendisini de yeniden gözden geçirmemizi gerektirir; öznel deneyimin, fiziksel süreçlere standart indirgemenin ötesine geçen özel bir dikkat gerektirdiğini kabul etmemiz gerekir.



